Ezgi Eyüboğlu : O
Onlu yaşlarda, orta boy sayılabilecek bir uzunlukta, sarışın, ince ve narin, iç kıpırtılarını içinde yaşayan, dışı sert kabuklu bir kızdım. Beden ve ruh gelişimi sırasındaki gelgitler, bocalamalar ve melankolik hallerim de cabası. Bebeklikten itibaren yaşadığım çevreyi keşfetme isteği ile annemi ve babamı maruz bıraktığım soru bombardımanı süreci değişim gösterdi. Sorularımın muhatabı olarak sadece Tanrı’nın hediyesi aklım vardı. Son zamanlarda salgılanan hormonlar düşünme yetime müdahalelerde bulunsa da pes etmiyordum. İnişli çıkışlı, anlık duygularımla hayat devam ediyordu. Kendimle alakalı küçük bir fark ediş büyük mutluluğum olabiliyorken, en lüzumsuz bir zamanda yüzümde beliren küçük bir sivilce bütün günümü mahvedebiliyordu. Bu tutarsızlık daha sınırsız, daha sürprizli bir hayatmış gibi geliyordu bana.
Bahar geldi. Benim aşkı sorgulayış vaktim de. Aktif hormonların zorlaması mı, baharın gelişi mi, yoksa okuduğum kitaptaki aşık kahraman mı beni bu cendereye sokan anlamış değildim. Her şeyi aşka yoran bir tavır çöreklendi üzerime. İnsandan insana farklı şekiller alan aşkın genel geçer kurallarını bilmek önemliydi. Mesela O. Her şeyin başlangıcı olan. Önce O olmalı, sonra O heyecanlandırmalı, kalbini yormalı. Sabah, öğle, akşam ve öğün araları alınan mutluluk hapı gibi bir şey. Onla kurulan hayaller ve cümleler tebessümün, onsuz her şey kâbusun olsun istiyorsan belanı arıyorsundur, ya da aşkı. Zihnimde aşk deyince sıralanan düşüncelerin hepsi öngörüden ibaretti. Öngörülerimi besleyense okuduklarım, gözlediklerim ve düşlediklerimdi. Aşkın kıyısında bile değilken, böyle betimlemelere ahkâm kesmek denirdi ancak.
O’nunu kaybeden bir arkadaşımı hıçkırıklar içinde ağlarken gördüm. Aşk duyguların fütursuzca dışavurumu, aklın saf dışı kalması diye anlamlandırdım kendimce hemen. Aşkı teorik olarak anlama durumu pek yoğunca devam etmekteydi. Ancak teoriyle sınırlı kalması empati yeteneğime gölge düşürüyordu. Kendimi aşıkların yerine koyup düşünemiyordum. Aşık benle henüz tanışmadım. Aşk müşerref olmak istediğim yegane pembe bir sis bulutuydu. Bir süre önümü görememeyi çoktan kabullendim. İmgesel bir aşk bile merak uyandırıyodur. İnsanca bir his, gelip geçici ve bazen aldatıcı bile olsa neden yaşanmaya değer olmasın?
O gün gelip çattı. O’nu gördüm. Aşk virüsü dedikleri bana da bulaştı işte. Heyecan duymak ne insanca. Yüzüm kırmızı, etraf pespembeydi. Mutlulukta zil takıp oynanır ya ben de kanat takıp uçmaktaydım. Zaman kavramı neden durağan değildi sanki. Ben neden güzel değildim. Burnumun üzerindeki kırmızı sivilce de tam çıkacak zamanı buldu. O’nu fazlasıyla fark ettim ama O beni görmedi. Görmezden gelmiş de olabilir. Köşeyi dönerken kim ne der diye aldırmadan adımlarım önde gözlerim arkada onu izledim. Ama onun bakışları bende değildi. Dış dünyamla kurduğum iletişim yerini içsel seslerimi dinlemeye bıraktı. Tırnaklarımı yemeğe başladım. Annemle ve babamla vakit geçmek bilmiyordu, daha az konuşup daha çok susuyordum. Annemin rutin hayatımla ilgili sorduğu sorular o pembe sis bulutuna çarpıp geri dönüyordu. Okul yolunda onu görmeyi imgeliyordum. Ev yolunda da onunla ilgili zihnime kazıdığım anları bir ileri bir geri sarıp, oyuncak resim kutusuna çevirdiğim hafızamla sarhoş misali eve dönüyordum. Uzun bir süre bu kendini bilmezlik devam etti. Sabah oluyor, umudu yanıma alıp yollara düşüyorum, dönüşte çantam bir yerde umut başka bir yerde. Dağınıklık her daim. Platonik bir aşkla aşk pratiği yapmak çok da sevimli olmasa gerekti. Aşk nedir diye sorarken platonik olanının, yani tek kişilik bir oyunun olabileceği aklıma gelmemişti. Yastık altındaki kitapta “Acı insanı öldürmezse güçlendirir” diyordu Nietchze. O yaşlarda çekilen acıların en büyüğü benimkisiydi. Karşılıksız bırakılan masum bir aşk. Okul yollarında kendinde olmayan bir öğrenci olmayı sürdürdüm. Ağır hüzün travması beni öldürmedi, ama güçlendirmiş olmalı, yoksa kitap okumanın ne anlamı vardı. Beni güçlendirdiğini çok sonraları anladım Yeni bir aşk beni bulduğunda. Bu sefer ben onu değil, o beni buldu.
O’nun gözlerini benden alamadığı bir gün, yeşil gözleri dikkatimi çekmeyi başardı ve çevredekilere fırlattığım üstünkörü bakışlar O’nu görünce değişti. Uzun boylu, sıska, gamzeli, güleç. Ona takılı kalan bakışlarımdan cesaret almış olmalıydı. Yanıma geldi. Adımı sordu. O’nun adını öğrendim. Benimle vakit geçirme temennisini dinledim. Şaşırdım, biraz da utandım. Uzaklaştım sessizce. Kendimi bir süreliğine heyecandan soyutlamamın nedenleri muhtelifti. Hayal kırığım olan bir platonik. Bir de onlu yaşlardan yirmili yaşlara geçişle olgunluk süsü verilmiş bir beden ve ruh. Rolüm gereği duruldum. İnsani duygularım, onlara dokunulunca zincirlerini kırmayı başardı neyseki. Sonraki karşılaşmalarda beni şaşırtmaya devam etti. Her konuşmamızda bende keşfettiği özelliklerimi allayıp pullayıp tek tek anlatıyordu. Tepkisizliğime aldırmıyor, konuşma hevesini hiç kaybetmiyordu. Kendimle kaldığımda platoniğimi düşünmekten vazgeçmiştim. Beni düşünen, bana özen gösteren birini düşünmek çok daha iç rahatlatıcıydı. Azimli ve incelikli bir O vardı artık hayatımda. Yollar O’nla aşılıyor, yokuşlar O’nsuz çıkılmıyor, kısacası O benim her şeyim oluveriyordu. Her şeyimi bilen, beni kendine âşık etmekten hoşnut, sahiplenme güdüsü yüksek biriydi. Öyle ki konuşmalarımdan giydiklerime kadar her şeyde pay sahibi olmuştu. Pay sahipliği giderek artmış, beni istediği yönde değiştirmeyi başarmıştı. Aşk iksirinin etkisinde, gözü kara bir aşıktım. Düşüncelere karşı gelsem de aşkın önünde zayıf kalıyordum. Etken edilgen ilişkisiydi bizimkisi. Edilgen olmaktan sıkılmaya başladım. İksirin etkisi mi geçti ne. Kavga ettik. Birbirimizi acımasızca eleştirdik. Benim tarafımdan eleştirilmek onun yabancısı olduğu bir tavırdı. Öfkelenip ağzına ne geliyorsa kelimelere döküyordu. İkimizde sonunu gördük. Ama o daha etken çıktı
Ayrıldık. Gözlerimin içine üstünkörü bir bakış bıraktı ve gitti. Ben de o bakışı gözyaşı olarak dışarı bıraktım. Son zamanlardaki inişsiz çıkışsız yeterli görünen mutluluğumla beraber, sahip olduğum inceliklerimi de alıp gitti. Ondan sonra hayat dümdüz, kıvrımsız ve sıradandı. Yaşayasım yoktu. Uzun zamandır yapay bir ilişkiyi doğallaştırmaya çalışıyorduk. Aramızda gidip gelenlerin kendiliğinden olup bittiğine birbirimizi inandırmaya çalışıyorduk. O beni gerçekten merak ettiği için arıyormuş gibi yapıyordu, ben de ondaki biz hissini incitmemek adına hayata dair karar alırken ondan yardım istiyormuş gibi yapıyordum. Mış gibi yaşıyorduk uzun süredir. Oysa ilk heyecanlarımız ne kadar da incelikliydi. İki özne, iki insandık. Yabancılığın hissettirdiği çekingenlik duygusuydu belki de onu bana müdahaleden uzak tutan. Zaman geçtikçe hayatımda ikincil duruma düştüm. O birinciydi. Beni ve alışkanlıklarımı öğrendi, ben de onunkileri. Öğrenirken meraksızdım, sormadım, sorgulamadım. Ama sonu gelmez sorulara maruz kalarak içimi hırpalattım. Zamansız, insansı olmayan merak duygusunu kovmak için yapılan sorgulama nöbetlerinin bende yarattığı ağır yaralar gün geldi iyileşmez oldu. O zaman anladım aramızda kaybolan şeyin saygı olduğunu. O da anladı ama umursamazlığı baskın çıktı ve mış gibilik bir süre daha sürükledi bizi. Kendi hayatından başka bir de benim hayatıma sahip olmak kalıp bir rol müydü, yoksa onun içgüdüsel tavrı mıydı? Kolay olanı seçtiyse çoğunluğun dayatmasını benimsemiş olmalıydı. Kendini dinlediyse ikinci şık geçerliydi. Beni önemseseydi zaten sahibim gibi davranmazdı.
Zihnim soru cevap şeklinde işledi ayrılalı. Geçmişten hesap isteyip geleceği hataların izdüşümünden kurtarma çabasındaydım. Bu durumda kafama üşüşen pişmanlığı kovmak için yaşanmış güzel anlara da ihtiyacım vadır. Ama daha onları saklandıkları yerden çağırmaya gücüm yoktu.
Onu gördüğümde midemde uçuşan kelebekler ömrünü doldurdu. Midem kıpırtısız ve sakin. Fırtına sonrası dinginlik misali aşk sonrası kabuğuma çekildim. Artık karar mekanizmaları birbiriyle çelişmekte, kalbim sevme meraklısı, beynimse unutma hormonu salgılıyor küt küt atan yumruya inat. İki arada bir derede derken bir ay bitti. Temmuz boyunca onu görmedim ve sesini duymadım. Meraklandım, hayal kurdum, ağladım ama irademle birlik olup verdiğim kararı ezip geçmedim. Anlık duygularımla baş ettim ve yavaş yavaş onsuz da gülümsemeye başladım. Aramızdaki duygular türlü türlü aşamalardan geçti. Önce aşk, sonra sevgi, sevginin yavrusu bağlılık ve en nihayetinde de iflah olmaz bir alışkanlık. İşte en son nokta burasıydı aslında. Duyguların rutinleştiği, birbirimizin küçük mutlulukları olmak için verdiğimiz uğraşların teker teker yok olduğu, sevgi açlığı zamanında söylenen iki sözle yetinilen, sözde sahiplik hissinin kaybetme korkusunu büsbütün bertaraf ettiği, onun bana, benim de ona alıştığım kahrolası heyecansız zamanlar.
En büyük hatam, incitildikten sonraki mazeret ve pişmanlık sözlerine karşı kolayca ikna olmam, ya da ikna oluyormuş gibi davranmamdı. Kırılganlık sonrası içimde kalan parçaların hiçbirini onunla paylaşmadım. Onun beni sevmesi ve pişmanmış gibi davranması bana yeterli geldi. Aramızda yok olan tek şey doğallık mıydı sorusunun cevabı ne? Hayır. Aramızda kaybolmasa da unutulan birçok gerçek vardı. En önde geleni farklıyım , farklısın, farklıyız…Yani farklılıkların görmezden gelinmesi. Bana benmişim gibi değil de olmasını istediği insan gibi davrandı. Bana aşık oldu, beni sevdi, bana şekil verdi kendince. Yumuşaklığım beni benden etti. Her dakikamdan haberdar olan, çevremdekileri ve yaptıklarımı sürekli sorgulayan, yalnız kaldığımda işe yaramaz olduğumu hissettirecek kadar yanımda olan, kanatlarının altında olduğum bir sevgilim vardı. Sonuç; birbirimizle geçirdiğimiz anların çoğalması ancak mış gibiliğin hüküm sürmesiydi. Paylaşacak cümleler kalmayınca sessizliğe talim ettik. Hayvanlar koklaşa koklaşa anlaştı, insanlar konuşa konuşa, biz de susa susa kaybettik.
Ben bir aşk fanusunda olduğumdan habersiz tek alışkanlığım olan sevgilimle nefes alıp verirken O bu tek düzelikten sıkıldı ve beni terk etti. Kendi gibi olmuş bir insandan sıkıldı. Baka baka benzediğim insan, yansımasından bıktı ve yeni bir hamurla oynamak için bırakıp gitti. Beni benle bıraktı. Ne saadet! Ben bana kaldım işte. Bunun farkına gereksiz sahte bir acı çektikten sonra vardım. Yeni bir başlangıç için büyük bir keşif diye düşündüm.
Başımın üstünde düşünce bulutlarıyla dolaşırken, kendimi sorgulama odalarından çıkarıp hayatın içine atladığım anlardan birinde dingin görünen kalbimin aslında akıllanmaz küçük bir yaramaz olduğunu unutup onu bir anlığına kendi haline bırakıverdim ve döndüğünde baş belası aşkı da beraberinde getirdiğini fark ettim. Kalbim bu seferkinin farklı olduğuna beynimi inandırmaya çalışsa da yaşanmışlıklar hala genellemeleri destekliyordu.
Genellemelere dahil edemeyeceğim, özellikli, sevimli, düşünceli ve asi bir insan. Yeni sevgilim. Sanki son olacakmış, sonsuza kadar onunla olacakmış gibi hissettim. Bu seferki farklıydı. Aşkın en şapşal haliydi benimkisi. O ne derse o olacaktı. İkinci bir oyun hamuru vakası kapıdaydı ama ne çıkardı ki, yeter ki hamurla oynayan O olsun. Akıldan yoksun, O’na deli gibi tutkun bir halim oldu. Ondaki mesafeli ve serin duruşu, O’na karşı olan şaşkın aşkım gereği O’nun utangaçlığına veriyor, sıradan aşıkların yapmaları gerekenleri onda göremeyince O’nun tecrübesiz olduğunu düşünüyor, hem kendimi avutuyor hem de ona daha fazla aşık oluyordum.
Güneş batarken sahilde yaptığımız yürüyüşler, bazı geceler yatakta uykusuz cin gibi bakan gözlerimizin kesişmesi sonrası oynadığımız isim şehir oyunları, mutsuz bir günümde eve getirdiği palyaço, bana piyano çalma hevesi, sinemada benim seçtiğim filmde uyuyakalışı, sarhoş olduğum gün beni kucaklayışı ve sabaha kadar başımda bekleyişi. O da bana aşıktı ama onunki daha serindi.
Aşkının beni uslu bir kız haline getirdiği zamanlar, ben yirmili yaşlarımın sonundaydım. O ise otuzlarındaydı. Usluydum çünkü midemdeki yeni kozadan çıkmış kelebeklerle mutluydum. İçimdeki açığa vurulmamış enerjinin kaşifi olarak sevdim onu. O hayatıma girdi ve her zaman isteyip de olamadığım neşeli umarsız kız oldum. Beni en çok ilgilendiren sıfat umarsızlıktı. Özensizce ağızlardan çıkan her kelimeyi özenle büyütüp zihnimde başka başka anlamlandırır, sonra da çığ gibi büyüyen sözlerin beni incitmesine izin verirdim. Onun hayatındaki kavramların içi farklı anlamlarla doluydu. Onunlayken, düşünmeyerek, içi doldurulmuş hazır düşünceleri benimsediğimi fark ettim ve onları tek tek boşaltarak beni anlatan ifadelerle doldurdum, içine biraz da umursamazlık koymayı ihmal etmedim. Hayatımı kuş gibi hafifleyen bedenim ve ruhumla daha kolay benimsedim. Daha yaşanılasıydı hayat O varken. İtiraf etmek zor gelse de çok fazla anlamlar yükledim, onu olmazsa olmazların arasına koydum. Bu aşk oyununda da şekillenen yine bendim ancak bu sefer bir gariplik vardı. Şekillendikçe daha çok ben oldum, onu severken kendimi de sevdim.
Çevremdeki aşıklar O’nun tabiriyle vıcık vıcık bir aşk yumağı olmuşken biz gayet sade ve gerçek olanı yaşıyorduk. Kuralsız, içten gelen, doğal ancak sınırları kişiliklere kadar dayanmış bir paylaşım. Bireysel istekler ön plandaydı. Düşünceli olmak adına birbirimizin yerine düşünmedik. Zor anlarda ikimizin de omuzları sığınılacak bir yerdi ancak sadece tavsiye amaçlıydı. Çaresiz durumlarda bile iplerimiz elimizdeydi. Bu müdahalesizlik konusunda aşırı kontrollü olmak onun içgüdüsel tavrı olsa da bana sonradan eklenen bir davranıştı. Hüznü algılayıştaki fark aramızdaki zıtlıklardan sadece biriydi. Ben bunu ortadan kaldırmak için uğraş vermek yerine kendim olmayı denedim, onunlayken kimi zaman ağladım, kimi zaman en zayıf ve masum halimle ona koştum. Hissettiğim hüzünleri ona anlatırken süzgeçten geçirmeye çalışmak, saf olanı değiştirmek, öz duygularımı bitirmek olurdu. Esasta onun arzusu benim kendimi bulmam, özneme sahip çıkmamdı.
Zincirleme olaylar beni gitgide kendimle hesap alışverişine soktu ve beni ben yapanları tekrar gözden geçirmemi gerektirdi. Beni özgürlükle tanıştıran bir sevgilim vardı. Bir de kendimle ilgili uyuduğum uykudan uyandıran biri. Doğum gibi bir başlangıçtan itibaren aidiyet duygusunun benlik duygusunu körelttiği bir uykudan uyandırmak sevgilimi kendi gözümde özgün kılıyordu. Onunla tanıştıktan sonra birey olma, kendini bulma, kimi zaman fikirlerini korumak için bencilleşme yolunda bir hayli yol kat etmiştim. En basit işlerde bile birilerine bel bağlayan ben, artık kamburumdan kurtulmuştum. Aşk umuduyla elini tuttuğum insan beni kendi dünyasına kabul etmiş, o dünyanın iksirinden içirmiş, öznemi bana geri vermişti. Ama ben o özneyi ona olan aşkım için kimi zaman gözümü bile kırpmadan harcayabiliyordum. Bu müsriflik O’nun için daha fazlasını ifade etmiyordu. İşte içimi acıtan tek gerçek. O bendeki sevgisinin kendine yetecek kadar olanını aldı, daha fazlasını istemedi. Aşık ama aşkına yenilmeyendi. Ben, onun inanılmazlıklarına yenik düşen, hayat sahnesine böylesi bir tecrübeyle adım atmış bir çaylak, sevgi dilinin farklılığına inandım ve müsriflik yapmayı sürdürdüm.
Geçmişe dönüp, kendime kuşbakışı baktığım zamanlarda insanlarla baş başayken gereksiz yere kapanlara kısıldığımı, ezilip büzüldüğümü, kendimden uzaklaştığımı hissettim. Artık sosyal olan varlığımı tümüyle sergilemekteyim. Yapmacık elbiselerimi bir kenara attım. Maskeli balolardaki maskesiz insan oldum. Hayırsa hayır, evetse evet. Parola, düşüncelerin ses ile buluşması ve kelimelere bürünmesi. Bu yolda arada sırada patavatsız şekillenmeler canımı sıksa da bunu kendime dert etmemeyi öğrendim. Hayatı oyun gibi kabullenip oyuncaklarıma çok ağır manalar yüklemeyi bir kenara bıraktım. Eğretilemelere devam edip hayatımı düşmek üzere olan bir uçağa benzettim ve ona ağır gelen her şeyi boşluğa bıraktım. Önce mükemmeliyetçiliğimi attım tereddütsüz. Sonra gelişigüzelliğimi, kibirimi ve önyargılarımı. En son da gamlı baykuşuma elveda dedim. Bana acı konusunda kötü örnek olan içimdeki baykuş. Geride bıraktıklarım vazgeçtiklerim, elimdekilerse seçtiklerim oldu. Kendime kavuştum. Tabi bir de özellikli sevgilime.
Platonik olanından, aşırı bağımlı rutinleştirici olanına derken en sonunda ideal olanına varış benimkisi. Cebimdeki umutlarımla hayat devam etmekte. Eskisine inat daha basit, daha sade ama daha gerçek.
Ezgi Eyüboğlu