Ezgi Eyüboğlu : Kısmet

Durdurmasına tahammülümün olmadığını hissetmişçesine aynı kavşakta, aynı saatte yakalardı beni o sinsi, kırmızı ışık huzmesi. Boynum kıldan ince olmasa şu seyrüsefere, bilirdim son sürat uzaklaşmayı o kapandan. İlk müşterinin bereketi tüm güne yayılır diye aklımdan geçirerek bir adımlık yol için benimle pazarlığa girişen fötr şapkalı beyefendiden aldığım para uğur mu getirdi diye düşündüm birden. Ondan sonra iki müşteriyi havaalanına bıraktım. Son inenin leylağı anımsatan kokusu buram buramdı. Bu arada kavşağın kenarındaki levhada yanmakta olan yeşil ışığa hayretle baktım. Kaçanın kovalayana izini kaybettirdiği andaki sevimli yüz hali belirdi yüzümde. Bir beyefendi karşıdaki dönercinin önünden el etti. Orta yaşlı, tıknaz, ufak yüzlü biriydi. Adamın durduğu yerin elli metre ilerisinde taksi durağı vardı. Durağın çevresinden durak taksileri dışında bir taksicinin müşteri alması kurallara ters bir durumdu. Beyefendinin ısrarlı el kol hareketlerine aldırış etmeden uzaklaşmaya başladım. Durağın yanındaki taksici heyecanla bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu; fakat o sırada caddeden geçen sünnet konvoyu yüzünden adamın söylediklerinden hiçbir şey anlayamıyordum. Uzun süren bu gürültü kirliliğinden sonra taksici camın önünde belirdi.
Ağabey, sen doğru olanı yaptın. Sağ olasın; ama o müşteri senin kısmetin. Biz bugün çok iş yaptık, rızkımızı çıkardık Allah’a çok şükür, sen kaçırma kısmetini.
Nadir karşılaştığım bu nazik davranış karşısında adama teşekkür ettikten sonra arkada bekleyen kısmete elimle gelmesini işaret ettim. Adam, aceleden uzak bir tavırla hızla geçen arabaları bekledikten sonra karşıya geçti, ön kapıyı aynı sakinlikle açtı, yerleştikten sonra yavaşça kapattı. Bu özenli beyefendiye içim ısındı o anda. Yerde ararken gökte bulduğum bir kısmetti ne de olsa.
–Nereye efendim?
-Yukarı ayrancı beyefendi.
Şivesi düzgündü, tok ve kendinden emin bir ses tonu vardı. İş adamı olma ihtimali yüksekti diye geçirdim içimden. Yol boyunca, trafik, adamı bir an önce yerine ulaştırmamı istercesine yeşil ışık yaktı bana. Yanımdaki koltukta kendi halinde oturan beyefendinin bana şans getirdiğine dair yürüttüğüm fikir giderek güçleniyordu. Elindeki muntazam bir şekilde kese kâğıdına sarılmış; beyaz orta boy bir torbaya yerleştirilmiş paketini torpido gözüne koyup koyamayacağını kendine yakışan bir üslupla sordu. Aynı incelikle başımı hay hay anlamında salladım. Bir yandan da gizemli paketi fal taşı gibi açılan meraklı gözlerimle torpido kapağı kapanana kadar inceledim. Alt tarafı bir paketti. Merak değil miydi insanı olur olmadık yerde apansız çepeçevre sarmalayan.
Semte yeni gelmiştik ki beyefendi ilerideki yol ayrımına gelmeden müsait bir yerde durmamı rica etti. Oldukça dar bir caddeydi. Karşıdan gelen arabaya yol verdikten sonra biraz ilerleyip tarif edilen yerde durdum. –Efendim, eğer uygun görürseniz valizlerimi alıp geleyim. Garaja gideceğim. Eğer beş dakika beklerseniz.
—“Tabi beyefendi. Siz buyurun lütfen, ben buradayım” diyerek sözünü kestim. İçim ısınmıştı bir kere. Sevdiğim bir türküyü mırıldanarak beklemeye koyuldum. Yazın en sıcak günlerinden biriydi. Neyse ki güneş akşama doğru tepemizde dikilmekten vazgeçmiş, etkisini biraz yitirmişti. Sokağın başındaki büfenin önünde yaşlılar tavla oynuyordu. Daha irice olanı diğerinin zar tuttuğunu iddia ediyordu. Yanımdan hızla geçen kendini bilmez bir sürücünün sıçrattığı çamurla karışık suyu temizlerken saat ilişti gözüme. Adam gideli on dakika olmuştu. Valizleri ağır olmalıydı. Saate daha sık bakmaya başladım. Yelkovan ilerledikçe endişem giderek artıyordu. Başına bir şey gelmiş olabileceğinden korkuyordum. Birden meraklı gözlerle incelediğim paket aklıma geldi. Bu arada bekleyeli yirmi dakikayı geçmişti. İyimser tutumum yerini kötümserliğe bıraktı. Adamın gelmeyeceğini ve beni atlattığını anlamıştım ama çözemediğim bir nokta kalmıştı. Torpidoya itinayla yerleştirilmiş paket. Özel ihtimam gösterilen ve içinde ne olduğu tarafımdan merak edilen paketi açıp, aklımdaki sorudan kurtulmak belki de şu içinde bulunduğum an için en uygun çözümdü. Uzanıp kapağı açtım. Elime aldığımda ağır bir koku ve sıcaklık hissettim. Acele işe şeytan karıştı ve yuvarlak paketi ayağımın dibine düşürdüm. Yerden almamla paketi yırtmam bir oldu. Şaşkınlıktan bir süre bakakaldım elimdeki kelleye. Taze kokusu, fırından yeni çıktığını belli eden sıcaklığıyla bir koyun kellesi avuçlarımın içinde duruyordu. Tekrar paketleyip ön koltuğa attım. Hızla kelleci beyefendiyi aldığım yere doğru gittim. Yolda, yaşadığım sahneleri teker teker gözümün önünden geçirdim. Geç kalmıştım o kısmetin bana neden kibar bir şekilde sunulduğunu anlamakta. Yine de o taksiciyle konuşmalı, en azından planlanan oyundan geç de olsa haberdar olduğumu göstermeliydim. Dönemeçten sonra durak göründü. Bir saat kadar önce konuştuğum taksici arabasının camlarını siliyordu. Cadde kenarında boş bir park yerini gözüme kestirdim, arabayı kilitlemeden hışımla fırladım. Duraktaki diğer taksiciler beni görünce oturdukları yerden kalkıp temizlik yapan arkadaşlarının yanına yöneldiler. Hepsi, yüzlerine alaycı bir gülümseme kondurmuştu. Aralarından uzun boylu, sıska olanı öne atıldı: –Yedin mi kelleni? Afiyet olsun. Taze taze iyi gitmiştir dedi.
İçimde bir şeyler tutuşmaya başlamıştı ki asıl konuşmak istediğim taksici kızgınlığımı anlamışçasına yumuşak ses tonuyla:

–Ağabey, biz hepimiz biliriz o kellenin tadını, Kelleci Niyazi’dir adı. Köşedeki dükkân onundur. Kelle de 250liradır,vereceği taksi parası da 250lira,zararda değilsin anlayacağın.
Kendi kendime güler misin ağlar mısın diye sordum. Bu vakitten sonra ağlayacak halim yoktu. Gür bir kahkaha patlattım. Çevremdekiler benim vereceğim tepkiyi bekliyorlarmış ki onlar da bana eşlik etti. Eve dönüş yolu boyunca Kelleci Niyazi ‘yi düşünüyor, fırsat buldukça bana bıraktığı kellesine bir bakış atıyordum. Kiminin parası kiminin duası diyerek yardım eden ben değil miydim onca düşkün insana dedim kendi kendime. Üstelik bu kez kelle farkıyla kar etmiştim. Uzun zamandır yemediğim, damağımın tadını unuttuğu, piyangodan çıkan tazecik kelleyi yemenin isteği sarmıştı beni.

Ezgi Eyüboğlu